Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İyilik İçin Başka Bahara Mı Kaldık?
#1
Kadıköy'de sevgili dostum Eyüphan ile filmi izledik; Sanırım bizimle birlikteydi. Kapanış jeneriği durdurulsa da bizim için film eksikleri olanti. Uzun süre jeneriğe baktık ve koltuğumuzda sıkışıp kaldık.

çoğu zaman bir linç filmi izleyicisini ikiye böler. Kısaca bizimle oldu. Otoyoldan meydana getirdiğimız sohbeti çok iyi hatırlıyorum; Modernite, postmodern beyazperde, parçalanmış özne, tüm felsefenin sonu, nietzsche ve parçalanmış dünya, hayatın anlamsızlığı ve psikolojik kaosun sinema sanatına yansıması gelip geçmiştir.

Eyüphan kelimesinin özü, filmin beğenilmediğini, hayatın böyle bulunmadığını, beyazperde eserlerinin de bu filmimizde olduğu benzer biçimde uygulanmış olduğunı, kafasını karıştıran şeyin bir film olarak kabul edilemeyeceğini sadece yine de saygı duyduğunu açıkladı. . O. O.

Filme yaklaşımım hemen hemen değişmedi: sanat hayatın aynası değil (Stendhal'e selamlar), belki kimi zaman öyle, fakat sanat ve yaşam illa ki aynı düzlemde buluşmaz, en anlam ifade etmeyen sanat eseri bile anlam üretecektir. . . Konuya gore özenle incelenir. Bir sanat eseri yaşayan bir şeydir, mutlak bir anlamı yoktur. Yazar şimdi öldü (barthes'a merhabalar). Postmodern sanat eserleri de okuyucuyu yada izleyiciyi yaratımlarına devam etmeye davet ediyor. Metni veya filmi yeniden yazmamız / çekmemiz isteniyor. Otoyol böyle bir filmdi.

Ancak bir sonraki film, parçalanmış mevzunun ruhani kaosuyla ilgiliydi. Bir meta filmdi (vaftiz babasına selamlar) ve aynı zamanda yönetmenin sanatsal macerasını da özetliyor.

Neo noir yakında geliyor. Ancak filmdeki polis dedektifleri hiçbir şeyi aydınlatamadı.

Femme fatale, erkeksi kaygının ana motivasyonuydu. Femme fatale'nin adam konuyla buluşmuş olduğu ilk sahne pastişti, muhtemelen kara filmler de dahil olmak üzere film ailesine atıfta bulunarak, postacı iki defa kapıyı çalıyormuş şeklinde. Zehirli ölümlü, erkek özneyi kısırlaştırır ve asla sahiplenilmez (bu el selamları ve bu belirsiz arzu nesnesi).

Baba figürü, Freudcu ilk sahneyi çağrıştıran şiddetli, sahiplenici, baskın bir figürdü ve öldürülmesi gerekiyordu (muhtemelen sembolik bir ölüm).

Yitik otoyol gibi, şuuraltı da karanlık bir koridor gibiydi. Sarı bir ihtimal ihanetin rengini simgeliyordu.

Postyapısalcıların ısrar etmiş olduğu gibi (baudrillard ve lyotard'ı selamlayarak) mevzu statik bir bakış açısı, değişimdi, dolayısıyla öznenin tüm teorisinden artık bahsedilemezdi.

Beyaz perdenin peşi sıra hikayeler anlatması gerekmiyordu. Hayatın kendisi düşündüğümüz gibi hakikaten doğrusal ve anlaşılabilir miydi? Hayatımızda anlayamadığımız ya da anlamadığımız sanat eserleri, bu karmaşa psikolojiyi bir halde peliküle aktarmak zorunda kaldı.

Ve bu tür birçok mevzu hakkındaki düşüncelerim o zamandan beri pek değişmedi. Bunları yazdım çünkü David Lynch'in yeni bir filme başlamış olacağını okudum. İç imparatorluktan neyle karşılaşacağımızı merak ediyorum, şimdiden merak ediyorum.
  


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar):
1 Ziyaretçi